3.Tiyatro Zirvesi Sonuç Raporu

Üçüncü Zirvenin ikinci ayağında “Günümüz çocukları için oyunun hazırlanması” konusu ustalık sınıfı atölyeleri sonrasında da Çocuk Tiyatrosu ile ilgili bir sempozyum gerçekleştirildi.

 

İlk Atölyede “Günümüzde Çocuk İçin Sanat anlayışıyla oyunun hazırlanması” konusunu Elif Temuçin (Tiyatro BeReZe) liderliğinde dinledik.

Elif Temuçin; Tiyatro BeReZe’nin kuruluş amacı ve oyunlarında kullandığı biçim ve içerik üzerine bilgi verdikten sonra,  hikaye anlatımının önemi üzerinde durdu ve çocuğa herşeyi anlatılabileceğimizi sadece bunun nasıl bir yolla olması üzerine tartışılması gerektiğini açtı.

Tiyatronun özüne dönülüp, oyunsu ve sade bir dilin çocukla göz temasını önemseyen bir biçimin kurgulanması gerektiğini, Geleneksel Tiyatrodan beslenilmesi, günümüz modern ve teknolojik dünyasına nazaran daha yaratıcı ve çocuğun hayal gücünü daha fazla hareketlendiren bir alanın açılmasını irdeledi.

BeReZe’nin Canlı Kitap etkinliğinin çocukların okuma alışkanlığının azaldığı bir dönemde ne kadar etkili olduğunu somut örnekleri ile ortaya koydu.

–x–

 

Çocuk tiyatrosunda Oyunculuk başlığı altında sürdürülen Zirvenin ikinci ustalık sınıfı atölyesini  “Sahne Seyir” den oyuncu ve yazar Derya Yıldırım gerçekleştirdi.

 

Derya  Yıldırım, oyunların sahnelenmesi planlanırken ilk olarak  günümüz çocuklarının yaş grupları ve özellikleri dikkate alınması ve oyuncunun mutlaka kendi bedenini, ses ve nefesini tanıması, çok iyi kullanması gerektiğinin önemini vurguladı.

Oyuncunun çocuk seyirciyi görmezden gelmemesi, onları bir birey olarak kabul edip ciddiye alması, oyun anlaşılıyor mu kaygısına düşmemesi gerektiğini ve son olarak da çocuk tiyatrosunun oyun oynama, sahneleme kalitesinin yetişkin tiyatrosundan hiçbir farkı olmadığının altını çizdi.

 

 

 

SEMPOZYUM

 

Çocuklar için tiyatroda başlangıçlar, duraksamalar, önemsememeler, vazgeçişler ile çocuk tiyatrosunun kuramsal olarak gelişememe nedenleri ve günümüz çocuklarının beklentilerinin çocuk tiyatrosunun karşılama olanağının irdeleneceği Sempozyuma Sayın Ümit Denizer, Sayın Turgut Denizer,  Sayın H. Ulvi Alcakaptan, Sayın Derya Yıldırım ve

Sayın Dr. Mine Göl-Güven görüş, yorum ve önerileri ile katıldılar.

 

Direklerarası kurucusu Ömer Şahinbaş’ın kolaylaştırıcılığında sempozyum Sayın Ümit Denizer’in konuşması ile başladı:

“Sayın Ömer Şahinbaş: “AÇOK adlı grubunuz, ne oldu da kapandı?” diye ilk sözü bana verince “şöyle oldu da kapandı” demek yakışık almayacağı için, grubumuz AÇOK’un tarihçesini yapmaya karar verdim. Hazır bir konuşma metnim yoktu, doğaçlama anlatmaya çalıştım. Kısa tutmaya özen gösterdiğim halde belki sözü biraz uzattım. Fakat girmediğim ayrıntılar olduğunu söylemek isterim. Şimdi anlattıklarımı burada daha da kısaltarak özetleyeceğim…

AÇOK, “Anadolu Çocuk Oyunları Kolu” adının kısa söylenişidir. Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner Hocaların yönlendirmeleriyle 1973’de Üsküdar’da kurulmuştur. İlk çalışmalarını Üçüncü Selim İlkokulunda yapmıştır. Okulunu tiyatroya açan Cumhuriyet Öğretmeni İbrahim Bozalan’ı saygıyla analım…

Hazırladığımız çocuk oyunlarının ilk seyircileri bu güzel ilkokulun öğrencileri oluyordu. Onlarla paylaşmak bize 7 yaşın üzerindeki çocuklara yönelik tiyatro yapma alışkanlığı kazandırdı. Kuruluşumuzun ikinci yılında, Muhsin Hocamızın önerisiyle “Keloğlan” oyunumuzla “Welt Festival der Kindertheater” festivali için Hamburg’a gittiğimizde kararımızın doğru olduğunu gördük.

Avrupa’daki çocuk tiyatroları afiş ve broşürlerine hangi yaş grubuna uygun olduğunu mutlaka yazıyorlardı. Ülkemizde bu alışkanlık ne yazık ki henüz yerleşmiş değil…

AÇOK’un çocuklarla buluşturduğu oyunlar;

Mutluluklar Ülkesi, Mor Gezegen

Keloğlan(1976 yılın Oyunu Ödülünü aldı), Leke,Çizgi/Benek,Renk

Aksak Timur ile Hoca Nasrettin, Avrupaya Avrupaya

Benim Arkadaşın Yok (1989 Kültür Bakanlığı Ödülü)

Uçan Şemsiye

Genç seyirciyle buluşturduğu oyunlar;

Barbaina’da Bir Okul (1987 Avni Dilligil Ödülü)

Beni Anlayan Yok

Yetişkin seyirci için oyunları;

Ferhad ile Şirin (1975 İsmet Küntay Ödülü)

Perdeci, (1992 Tiyatro Eleştirmenleri Birliği / Teb ödülü) oldu.

Muhsin Ertuğrul’un 100’üncü doğum yılını kutlamak amacıyla 1992 yılında hazırladığımız ve Hocamızın yazılarına attığı imzadan kaynaklanan “Perdeci” adlı oyunumuz, bir Boğaziçi vapuru ile 10 Boğaziçi iskelesinde sergilenmişti.

Dünyada benzeri yoktu. Yüksek maliyetler nedeniyle dört kere sergilenebilen “Perdeci” oyunumuzu, iki gösteri için İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali davet etmişti. Festivalde bazı oyunları seyreden zor beğenir bir İngiliz tiyatro eleştirmeni, The Times gazetesindeki övgüsünde: “The Curtainman” adlı oyunun bir sahnesini Avrupa’da bir sahnesini Asya’da seyretmek müthişti” diyordu…

O yıllarda Üsküdar Belediyesinin temelini atıp bitiremediği bir kültür merkezi inşaatını kiralamıştık. Kendi maaşlarımızdan ayırdığımız paralarla salonun inşaatını bitirdik ve Muhsin Hocamızın ilk sahneye çıktığı tiyatronun adını verip “ODEON TİYATROSU” dedik. Salon sahibi olmanın sevinciyle: “Keloğlan”, “Aksak Timur ile Hoca Nasreddin”, “Leke, Çizgi / Benek, Renk”, “Avrupaya Avrupaya”, “Uçan Şemsiye” ve “Perdeci” oyunlarımızın dekor, aksesuar, kukla, afiş ve broşürlerini bu binaya taşıdık.

Salon bitmişti ama koltuk ve spot almaya paramız kalmamıştı. İnşaatı yapan arkadaşımız başka bir tiyatroya kiraya vermeyi önerdi, kira bedeli olarak koltuk ve spot almasını isteyecektik. Haluk Bilginer – Zuhal Olcay Tiyatrosu talip oldu. Demir spot taşıyıcıları kaynak edilirken parlayan bir kıvılcım tavanı tutuşturdu. Çatı bir anda alev alıp koltukların üzerine çöktü. Ve Odeon Tiyatrosu göz açıp kapayıncaya kadar yandı bitti kül oldu. Hayallerimiz, emeklerimiz, paralarımız ve tüm AÇOK arşivimiz tarihe gömüldü…

İşte AÇOK’un sahneye çıkmasını engelleyen, bizi hayata küstüren büyük olay budur. Yıl 1993’tü ve 2008 yılına kadar hiçbir sahne üretimi yapmak içimizden gelmedi. Arkadaşımız Orhan Alkaya Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olarak atanınca bizi davet etti. On altı yıl sonra AÇOK olarak değil, İstanbul Şehir Tiyatroları çatısı altında: “Benim Arkadaşım Yok” ve “Büyüyünce Ne Olacaksın?” adlı çocuk oyunlarımızı, “Beni Anlayan Yok” adlı gençlik oyunumuzu ve “Dönüşüm” adlı yetişkin oyunumuzu seyirciyle buluşturduk…

Bizi hayata döndüren bu oyunların provaları ve ilk gösterimleri, yanan Odeon Tiyatromuzun yerine yapılan ve adına “Kerem Yılmazer Sahnesi” denen yeni binada yapıldı… Demek ki ilahi adalet diye bir kavram varmış…”

 

–x–

 

Ayni evreleri beraber yaşayan Sayın Turgut Denizer de bu süreç deki edinimlerini paylaştı:

 Çocuklar; içlerinde yarının potansiyelini taşıyan, duygularını çok açıkça ifade edebilen yenilikçi ve dürüst varlıklardır. Yürekleri, yetişkinlere oranla daha çok çarpar. Çabuk algılayıp çabuk sıkılırlar. Oyunu beğenmedikleri, sıkıldıkları zaman, yetişkinler gibi kibar kibar yerlerinde oturmazlar. Aralarında konuşup spotlara bakarlar, koridorda koşuşturup sahneye laf atarlar. Sadece seyretmemekle yetinmeyip, oyunun oynanmasını da engellerler.

Bu yüzden, çocuk tiyatrosu; seyirci odaklı ve alabildiğine yaratıcı olmak zorundadır (sanki yetişkin tiyatrosunun ihtiyacı da bu değil). Çocuklar, reaksiyonlarını anında ilettikleri için, seyretme eylemine yönelik yaratıcılığın ipuçlarını da gösterirler. Oyuncuyu yönlendirip, oyunun ritmini sürekli canlı tutmaya çalışırlar.

Bütün bunların çok iyi değerlendirilip hesaba katılması gerekir ve bu hiçbir zaman boş bir çaba olarak kalmayacaktır. Seyircinin bu kadar çok hesaba katıldığı tek tiyatro türü çocuk tiyatrosudur ve tiyatroyu yaşatma misyonu seyirciden kaynaklandığı için; yaşayan tiyatronun ipuçları, çocuk tiyatrosunun içindedir.

Yarının tiyatrocuları ve seyircileri onların arasından yetişecektir. Bu yüzden, çocuk tiyatrosu, tiyatroyu ihtiyaç haline getirecek temel yaklaşımın en önemli kaynağıdır. Ünlü İngiliz Tiyatro Yönetmeni Peter Brook’un “oyunlarını çocuklara seyrettirip, üzerinde değişiklikler yaptıktan sonra seyirci karşısına çıkardığını” duyunca çok şaşırmıştım. Oysa üzerinde biraz düşününce, ne kadar doğru bir yaklaşım olduğu hemen ortaya çıkıyor.

Çocukların, yetişkinlere yönelik bir oyunun anlam ve derinliğine ulaşmaları elbette mümkün değil. Ama seyirciye kolay geçmesi gereken olay örgüsünün, hiç sıkmadan aktarılması konusunda; çocuktan daha iyi bir denek bulunamaz. Çünkü çocuklar, yetişkinler gibi değil; duygu ve düşüncelerini hiç saklamadan, yanlış anlaşılmaktan korkmadan, kendilerini farklı gösterme ihtiyacı duymadan, olduğu gibi iletiyorlar ve Yönetmene hızlı olduğu kadar doğru ipuçları verebiliyorlar.

Lacoste adlı dünyaca ünlü tekstil kuruluşunun Yönetim Kurulu Başkanı, bu konuda ne güzel bir söz söylemiş bakar mısınız: “Eğer markamızı ve ürünümüzü gençleştiremezsek; mevcut müşterilerimizle birlikte yaşlanıp, ölürler.”

–x–

 

1997/99  arası İBŞT Repertuar Kurulu Üyesi, 2006-2008 TC Kültür Bakanlığı Özel Tiyatrolara Destek Komisyonu üyesi ve  2017  3. Kültür Şurası Sahne Sanatları Komisyon Üyesi   Sayın H. Ulvi Alcakaptan;

Direklerarası. Adını etkinliklerini duyardım nihayet tanıştık. Belki dünyada eşi benzeri olmayan bir tiyatro seyircileri oluşumudur. İkidir zirvelerine katılıyorum tiyatroya imanım, geleceğine umudum arttı. Başta Ömer Şahinbaş olmak üzere tüm katılımcılara sunum yapan ve gönül kuranlara teşekkürlerimle,

Ah benim yetim kimsesiz hor görülen çocuk tiyatrom. Vah okullarda dolaşan; umutları, sevinci ve seyir zevkini gaspeden sözde çocuk tiyatroları. Ne yetenek, ne öğretim ne de eğitim. Çocukların tiyatroya gitmeyeceğim diye kendilerini yere atarak tepinmelerine vesile olan bu işportacılar. Ekip, okul ve MEB Vakfı tarafından yağma edilen bilet paraları.

İlk yönettiğim iki çocuk oyunuydu İBŞT de, daha yetişkin oyunu yönetmemiştim. Mahmut Gökgöz’le kurduğumuz GSY (Genel Sanat Yönetmenliği) den izinli, ancak gayrı resmi gönüllü çocuk oyunları kolunda, Fakir Baykurt’un “Sakarca’sı” ve USG de MEB Eğitim Vakfı işbirliğiyle kotardığımız, Atilla Alpöge’nin “Çatal Matal Kaç Çatal’ı” bu yıl yarım yüzyılı devirdiğim tiyatroculuk mesleğimde övündüğüm çabalarımın başında gelen çocuk oyunlarıdır.

Çocuk tiyatrosu zirvesinden edindiğim izlenimler ve sonuçlara geçmeden bu konudaki bir iyileştirme ve reform ve hatta devrimin ön safında Anadolu Çocuk Oyunları Kolu’nun kurucuları Ümit ve Turgut Denizer kardeşlerin bu zirvede bulunmaları, ilerideki Zirvelerde de Ankara Çocuk Tiyatrosu Salih Kalyon’nun Masal Gerçek Tiyatrosu Reha Bilgen’in de yar alacağı sempozyumların gerçekleştirileceği umudumu yeşertti.

Böylesi sempozyumlarda deneyimlerinin yansıyacağı AKBANK ve Türk Ticaret Bankası çocuk tiyatroları temsilcilerinin de bulunmasını öneririm.

Üzerinde anlaşılacak bir Masterplan genelgesi ile sahneye taşınmadan önce ilköğretimdeki süfli ve zararlı gösterilerin tamamı yasaklanmalı ve buralarda çocuk oyunu oynayacak ekiplerde ve mensuplarında yeterlilik sertifikası aranmalıdır.

Özel tiyatrolara Destek fonundan Çocuk Tiyatrolarına ayrılan pay ekip başına 18.000. TL gibi gülünç bile denilemeyecek bir meblağdır. Ekipler ciddi bir sınıflandırılmaya ve fiyatlandırılmaya tabi tutulmalı, çocuk oyunlarının kalitesi; festivaller, yarışmalı şenlikler ve oyun yazma seferberliğiyle yükseltilmelidir.

Dramaturg ve Pedagogların katkısı düzenlenerek, danışmanlıktan öteye geçip Sanat’ın alanına müdahil olmaları önlenmelidir.

MEB Vakfı akla ziyan bir oluşumdur. Çağdaş devletlerde bakanlığın vakfı olmaz. Çocuk Tiyatrolarının okullarda tiyatro yapmasını sağlamak MEB’in asli göreviyken ehil olmayan ekiplerin hasılatından pay alınması da garip bir durumdur.

Tiyatro Oyuncuları Derneği Genel sekreteriyken bu konuda İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünden istediğimiz randevu 2 yıl sonra yeni müdür tarafından verildi. Ben artık TODER Başkanı olmuştum. Fakat ne önerilerimiz, ne ücretsiz denetim yapma isteğimiz dinlendi ne de bu konuda sunulan projelerin kapağı açıldı.

Ciddi bilimsel kültürel bir hamle yapılacaksa önce ilköğretim okullarındaki tiyatro faaliyetleri kısmen ve hatta tamamen durdurulmasıdır.

Bu vesile ile sadece nirengi noktalarına dokunduğum bu konuda H. Ulvi Alacakaptan olarak her türlü destek ve bilgi aktarımına hazırım.

–x–

 

Son Konuşmacımız, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Sayın Dr. Mine Göl-Güven araştırma ve gözlem sonuçlarına dayanan “Çocukların Bakış Açısından Çocuk ve Tiyatro” sunumunu paylaştı.

 

“Bir yetişkin olarak çocukların bakış açısını bilemem, tahmin edebilirim, bunu da çocukluğumdaki deneyimlere dayanarak ve uzmanlık bilgimi kullanarak yapabilirim.

Tiyatrocu değilim, bilim insanıyım, bu nedenle söyleyeceklerim tiyatrocular tarafından süzgeçten geçirilmeli. Sanata bilim bakış açısı ile bakmak çok zor çünkü. Biri hayal gücüne ve yaratıcılığa dayanıyor, diğeri gerçekliğe. Ama çocukların faydasına dönük iş birliği yapabilir, ortak fikirler üretmekte çaba gösterebiliriz.

Bu konuşmamda altı başlığa değinmek istiyorum.

*İlk başlıkta yetişkinin çocuğun kim olduğuna yönelik çocuk algısını çok derinden incelemesinin önemine değinmek isterim. Genelde çocuğu renkli, canlı, eğlenceli, hayatın getirdiği problemlerden uzak, tasasız görüyoruz. İnancımız çocuklar gülmeli… Ama çocuklukta yaşanan çok şey var. Her zaman mutluluk ve neşe hakim değil. Zor konularla mücadele var. Çocukluk zor. Yemeden içmene, giyisinden, gideceğin okula her şeyine yetişkinler tarafından karar veriliyor. Ayrıca göç var, açlık var, anne-baba boşanması var. Ölüm var. Bu konular sinemada, tiyatroda, kitaplarda, sanatın içinde işlendiğinde çocuklar soramadıkları, baş edemedikleri, anlayamadıkları bir çok şeyi çözümlemekte destek alırlar. Bu nedenle çocuğu nasıl gördüğümüzü tekrar tekrar gözden geçirip onlara neler sunabileceğimizi çeşitlendirebiliriz. Yoksa basma kalıp çocukluk algısı (neşe, mutluluk) konuları ve yöntemleri kısırlaştırır. Konu ne olursa olsun yalınlaştırmak ve sadeleştirmek önemli.

Seviyesine inmek söylemini çok kullanırız aslında çocukların seviyesine çıkmalıyız. Çünkü yetişkinlerden çok daha zengin bir dünyaları olduğu kesin.

*İkinci başlıkta ortak deneyim konusu var. Sabahki konuşmasında Elif Hanım tiyatrosuna gelen yetişkinlerin şaşkınlıkla “Çocuk oyunundan neden keyif alıyorum” dediklerini söyledi. Çocuk oyunundan yetişkinlerin de keyif alması ortak deneyim sunulduğu için. Bu tür oyunlar yetişkin / çocuk arasındaki bağı güçlendirecektir. Bağ git gide kopuyor çünkü artık eskisi gibi yetişkin ve çocuk hayatları ortak değil. Çocuklar 8 saat okula gidiyorlar. 20li yaşlara kadar ailelerine, topluma bir katkıları olmuyor. Pasifleştirilmiş bireyler olarak yaşıyorlar. Eskiden çok küçük yaşlarda aileye katkısı olurdu çocukların. Evdeki küçük işlerden tutun, aileye maddi kazanç sağlamaya kadar. Bu katkılar esnasında çocuklar beceri geliştirirlerdi ve öz yeterlilik duyguları gelişirdi. Ama bunların en büyük katkısı yetişkin ve çocuğun ortak deneyimler yaşamasıydı. Şimdi yetişkin ve çocuk dünyası ayrışmış durumda. Bir ebeveyn neden çocuğumla aynı şeyden keyif alıyorum diyerek kendini sorgulayacak duruma gelmiş. Okullarda sergilenen oyunlara öğretmenler girmiyor, çocuklarla izlemiyor. Yine aynı durum ortak deneyim sunan oyunların sayıca azlığı. Çocuk tiyatrosunun çocuklar için (tekrar çocukluk algımızı sorgulamalıyız burada) olması. Konuşmacılar sıkça dile getirdi: çocuk tiyatrosu, yetişkin tiyatrosu diye bir şey yok. Tiyatro var, dediler.

*Üçüncü başlık Freud’tan.  Sigmund Freud “Çocuk insanın babasıdır.” Demiş. O zaman çocuklardan öğrenelim. Çocuklara öğretmek yerine çocuklardan öğrenmek, çocukların yaşam deneyimlerinden öğrenmek. Çocuklarla vakit geçirmek, gözlem yapmak. Çocuklar şunu sever diyerek oyun yazmamak gerekir. Az önce Turgut Denizer, bir çocuk tekerlemesine kulak vererek çocuk oyunu çıkarttıklarından bahsetti. İşte bu, böyle olmalı…

*Dördüncü konu duygular. Duygular yaşanmalı, yaşatılmalı. Tiyatro bundan ibaret değil mi? Didaktik çocuk tiyatrosu deniyor, eleştiriyoruz. Neden? Duygusu yok… yere çöp atmayalım, çevremiz kirleniyor oyunu. Hangi duyguyu yaşatabilir? Öfke, kıskançlık, gurur, hayal kırıklığı, sevinç… bu duygular dışarı çıkabilmeli.

*Oralizm konusu var. Konuşmak değil deneyimlemek ve bunun üzerine farklı ifadelerle deneyimi aktarmak. Gelişimsel bir bilgi vereceksem sadece bununla bile yetinebilirim. Çocuk görür, algılar, dener. Çocuğa bir şey anlatacaksınız konuşmayın. Gösterin.

*Son konu tiyatro oyununda uzman görüşü almak, uzman olarak söylüyorum, uzman görüşü almayın. Yazma-yapma aşamasında almayın en azından ama sonrasında alınabilir. Burada böyle bir ifade var, rahatsız edebilir mi çocukları? Şöyle bir görsel eklemek istedik, nasıl hisseder çocuklar?. Özellikle baş etmesi zor konular (ayrılık, terk, ölüm), duyarlı konularla çalışırken uzman görüşü alınabilir. Ama süreç içinde değil bana kalırsa. Sanatçının yaratıcılığı ile çocuğa dokunması çok önemli.”

 

–x–x–

 

Verimli bir Zirve Sempozyumu gerçekleştirdiğimizi umuyoruz. Bundan sonraki Zirvelerde “Ustalık Sınıfı Atölyeleri” ve “Sempozyumlarla” tiyatromuz için yararlı çabalar göstermeye devam edebilmek ümidiyle, bu toplantının yapılmasında emeği geçen Direklerarası seyircilerine, bütün katılanlara ve mekanlarını bize açan Sevgili Shygyri Caushaj nezdinde Tiyatro Teras Oyunculuk Atölyesine teşekkürlerimizi sunuyoruz. 19.03.19

Direklerarası Seyircileri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.